
Sokak Sanatı & Grafiti: Kamusal Alanın Yaratıcı Dönüşümü
Ekim 14, 2025
Sinema ve Medya Sanatları: Görsel Dünyanın Dönüşümü
Ekim 18, 2025XX. yüzyıl başından günümüze kadarki Türk şiirini; belli başlı grup ve eğilimleri (Memleket şiiri, Cumhuriyet şiiri, Garipçiler, Toplumcular, II. Yeniciler vb.), şairleri (M. Akif, Y.Kemal, C.Sıtkı, O.Veli, S.Karakoç vb.), eserleri ve temel özellikleri çerçevesinde incelemek, değerlendirmek, tanıtmak; şiir zevki kazandırmak.
XX. yüzyıl başından günümüze kadarki Türk şiirini; belli başlı grup ve eğilimler (Memleket şiiri, Cumhuriyet şiiri, Garipçiler, Toplumcular, II. Yeniciler vb.), şairler (M.Akif, Y.Kemal, C.Sıtkı, O.Veli, S.Karakoç vb.), eserleri.

Nâzım Hikmet
Nâzım Hikmet Ran (15 Ocak 1902, Selanik – 3 Haziran 1963, Moskova), Türk şair ve yazardır. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.[7][8]
Komünist düşünceleri ve yasaklı Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyeliği nedeniyle defalarca tutuklanmış ve yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiş; Türkiye’de 11 ayrı davadan yargılanarak İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre hapis yatmıştır.[8] Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. 1951 yılında Türkiye’den ayrılması sonrasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılmış; bu karar ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihinde iptal edilmiştir.[8]
Doğum adı Mehmet Nâzım olup, resmî olarak, 1935’te yürürlüğe giren Soyadı Kanunu gereği Ran soyadını, 1951’de vatandaşlıktan çıkarılması üzerine Polonya vatandaşlığına geçince ise, dedesinden dolayı Borzecki soyadını almakla birlikte, kendi soyadı yerine babasının adını kullanarak hep Nâzım Hikmet ismini daha çok kullanmıştır.
1963 yılında Moskova‘da kalp krizi sonucu ölmüştür. Mezarı hâlen Moskova’dadır.

Necip Fazıl Kısakürek
Ahmet Necip Kısakürek (26 Mayıs 1904, İstanbul – 25 Mayıs 1983, İstanbul), Türk şair, yazar ve düşünür. İlk şiirlerinde bireysel bunalımlar, metafizik sorgulamalar ve şehir yalnızlığı gibi temaları işlemiş, 1934 yılında tasavvufla tanıştıktan sonra düşünsel bir dönüşüm yaşayarak eserlerinde İslami ve mistik konulara ağırlık vermeye başlamıştır. Bu süreçte “Büyük Doğu” adını verdiği bir düşünce hareketi geliştirmiş; edebi kimliği ile ideolojik yönelimini birleştirmiştir. Uzun yıllar çıkardığı Büyük Doğu dergisi, İslamcı ve muhafazakâr fikirlerin yayılmasında önemli bir platform olmuştur. Çok sayıda şiir, tiyatro oyunu, hatıra ve fikir kitabı kaleme almıştır. Ölümünden sonra da Türkiye’de muhafazakâr entelektüel kesimler üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır.
Hayatı
Ailesi ve çocukluk yılları
1904 yılında İstanbul’da, Maraşlı bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi.[1] Babası, o sırada hukuk öğrencisi olan ve ilerleyen yıllarda Bursa‘da âzâ mülazımlığı, Gebze savcılığı ve Kadıköy hâkimliği görevlerinde bulunan hukukçu Abdülbaki Fazıl Bey; annesi ise Girit ensarlarından bir ailenin kızı olan Mediha Hanım’dır.[2] Ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen Necip Fazıl’a, babasının büyükbabası Necip Efendi’nin adını verdiler.
Çocukluğu, dönemin ünlü hâkimlerinden olan büyükbabası Mehmet Hilmi Bey’in Çemberlitaş‘taki konağında geçti. 15 yaşına kadar önemli hastalıklar geçirdi.[3] 4-5 yaşlarındayken dedesinden okumayı öğrendi ve büyükannesi Zafer Hanım’ın da etkisiyle[2] okumaya büyük ilgi duydu.
İlköğrenimini pek çok farklı okulda tamamladı. Kısa bir süre Gedikpaşa‘daki Fransız Frerler Mektebi’nde okudu. 1912 yılında Amerikan Koleji’ne kaydedildi, ancak disiplin sorunları nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Eğitimine önce Büyükdere‘deki Emin Efendi Mahalle Mektebi’nde, ardından yatılı bir okul olan ve Raif Ogan’ın yönettiği Rehber-i İttihat Mektebi‘nde devam etti. Burada, sonraki yıllarda yakın dostu olacak Peyami Safa ile tanıştı. Ancak bu okulda daha fazla kalmayarak Büyük Reşit Paşa Numûne Mektebi’ne geçti. Seferberlik nedeniyle ailesi Gebze’nin Aydınlı Köyü’ne taşınınca eğitimine burada devam etti.
Kız kardeşi Selma’nın beş yaşında ölümünün ardından, annesi vereme yakalanınca ailesi Heybeliada‘ya taşındı.[4] Böylece Necip Fazıl, ilk öğrenimini Heybeliada Numûne Mektebi’nde tamamladı.

Âşık Veysel
Âşık Veysel, gerçek adıyla Veysel Şatıroğlu (25 Ekim 1894, Şarkışla – 21 Mart 1973, Sivas), Türk halk ozanı ve şairdir. Afşar boyunun Şatırlı obasına mensup olan Veysel Şatıroğlu, Gülizar ve Ahmet Şatıroğlu çiftinin çocuklarından biri olarak 25 Ekim 1894’te Sivas Vilayeti‘nin Tenos (bugünkü Şarkışla) kazasında doğdu. Çocukken görme yetisini kaybetmesine rağmen şiirlerinde hoşgörü, sevgi, birlik ve beraberlik, vatanseverlik ve tabiat konularını işleyen Âşık Veysel; “Uzun İnce Bir Yoldayım“, “Dostlar Beni Hatırlasın“, “Kara Toprak” ve “Güzelliğin On Para Etmez” gibi birçok eser bıraktı. Türkiye’de âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden birisi olarak kabul gören Veysel, Türkçeyi en yalın ve güçlü şekilde kullanan isimlerden birisi olarak kabul edilmektedir.
Eserleri; Tarkan, Barış Manço, Gülden Karaböcek, Selda Bağcan, Haluk Levent, Belkıs Akkale ve Hümeyra gibi birçok sanatçı tarafından tekrar yorumlandı. Amerikalı elektrogitar virtüözü Joe Satriani, 2008’de çıkardığı albümde “Aşık Veysel” isimli kendi bestelediği enstrümantal bir esere yer verdi. Veysel, 2022 yılında “vefa” kategorisinde Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne‘ne layık görüldü. Aralık 2022’de yayımlanan cumhurbaşkanlığı genelgesi ile ölümünün 50. yıl dönümü nedeniyle 2023 yılının Türkiye’de “Aşık Veysel Yılı” olarak kutlanacağı ilan edildi.[1]
Hayatı
Âşık Veysel Şatıroğlu, 1894 yılında Sivas Vilayeti‘nin Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi.[2] Şatıroğlu’ndan önceki soyadı Ulu’dur.[3] Annesi Gülizar, babası “Karaca” lakaplı Ahmet adında bir çiftçiydi.[2] Veysel’in iki kız kardeşi, yörede yaygınlaşan çiçek hastalığına yakalanarak yaşamlarını yitirdi.[2] Ardından Veysel de yedi yaşında aynı hastalıktan dolayı iki gözünü de kaybetti.[2] Kendi anlatımına göre:[4]
Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kaydı ve düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de, solun zorundan olacak, perde indi. O gün bugündür dünya başıma zindan.
Babasının, Âşık Veysel’e oyalanması için aldığı bağlamayla önce başka ozanların türkülerini çalmaya başladı. 1930 yılında Sivas Maarif Müdürü olarak görev yapan Ahmet Kutsi Tecer ile Kutsi Bey tarafından düzenlenen bir şairler gecesinde tanıştı. Kutsi Bey tarafından verilen destek ile birçok ili dolaşmaya başladı.[5][6]
Âşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden olan Âşık Veysel, bir dönem yurdu dolaşarak Köy Enstitüleri‘nde saz hocalığı yaptı. 1965 yılında özel kanunla maaş bağlandı. 1970’li yıllarda Selda Bağcan, Gülden Karaböcek, Hümeyra, Fikret Kızılok ve Esin Afşar gibi bazı müzisyenler Âşık Veysel’in deyişlerini düzenleyerek yaygınlaşmasını sağladı. Âşık Veysel’in çocuklarından öğretmen olan Bahri Şatıroğlu, babasının yaşamını gün gün deftere almış ve pek çok çalışmaya kaynak kişi olarak katılmıştır. Ayrıca babasının saz ve söz geleneğini sürdürmektedir.
Eserlerinde Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır. Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir. Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de vardır. Şiirleri, Deyişler (1944), Sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni Hatırlasın (1970) isimli kitaplarında toplandı. 1973 yılında akciğer kanseri sonucunda öldü. Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.

Attilâ İlhan
Attilâ İlhan, tam adıyla Attilâ Hamdi İlhan[1][2] (15 Haziran 1925, İzmir – 10 Ekim 2005, İstanbul),[5] Türk şair, romancı, düşünür, deneme yazarı, gazeteci, senarist ve eleştirmen. Entelektüel çalışmalarıyla Türk edebiyat ve düşünce dünyasına önemli katkıları olmuştur.[6][7]
İlk yılları ve eğitimi
15 Haziran 1925’te İzmir, Menemen‘de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi‘nin birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nâzım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat’ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözaltında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle dönemin pek çok ünlü şairini geride bırakarak ikincilik ödülünü aldı. 1946’da mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydoldu. Üniversite yaşamının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayımlanmaya başladı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı kendi olanaklarıyla yayımladı. Kısa süren ilk Paris deneyiminin ardından yurda döndü. Gerçek gazetesinde yayımlamaya başladığı yazılarla siyasal tartışmaların içine girdi. Bu nedenle eğitimini savsaklayan Attilâ İlhan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.[8]
Paris yılları[5]
1949 yılında üniversite ikinci sınıftayken ilk kez Paris‘e gitti. Buradayken Nâzım Hikmet’i kurtarmak için düzenlenen uluslararası dayanışma hareketine, İleri Jön Türkler Birliği etkinliklerine katıldı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki yapıtlarında yer alan birçok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye’ye geri dönüşünde başı sık sık polisle derde girdi. Sansaryan Han‘daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Şair bu gerilim havasını ilk şiirlerinde olmasa da özellikle Bela Çiçeği gibi kitaplarında eski günlerini andığı ya da eleştirdiği şiirlerini yayımladı. Birkaç kez gözaltına alındı.
Attilâ İlhan, “Kaptan” lakabının kendisine Paris yıllarında bir dönem sakal bırakması üzerine arkadaşları tarafından yakıştırıldığını belirtmiştir.[9] Lakabın yayılmasında beş bölümden oluşan Kaptan şiiri etkili olmuştur.
İstanbul-İzmir-Paris üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı soruşturmaya uğrayınca Paris’e tekrar gitti. Fransa‘daki bu dönem, Attilâ İlhan’ın Fransızcayı ve Marksizm‘i öğrendiği yıllardır. 1950’li yılları İstanbul – İzmir – Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde adını yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesindeki öğrenimini sürdürdü. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlamıştır.
Sanatta Çok Yönlülük
1957’de gittiği Erzincan‘da askerliğini yaptıktan sonra İstanbul’a dönüş yapan Attilâ İlhan, sinema çalışmalarına ağırlık verdi. On beşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960’ta Paris’e geri döndü. Sosyalizm‘in geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir’de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler dizisinden Bıçağın Ucu yayımlandı. 1968’de Biket İlhan ile evlendi, 15 yıl evli kaldı.
İstanbul’a dönüş
1973’te Bilgi Yayınevi‘nin danışmanlığını üstlenerek Ankara‘ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak‘ı Ankara’da yazdı. 1981’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul‘a yerleşti. İstanbul’da gazetecilik serüveni Milliyet (2 Mart 1982 – 15 Kasım 1987) ve Gelişim Yayınları ile sürdü. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından 2005 yılına kadar köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü. 1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla birlikte Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri döndü.


